ÖRF

İyilik, ihsan, bilme, tanıma, akıl ve dinin güzel gördüğü şey; itiraf; at yelesi; horoz ibiği; yüksek yer; dalga, sabır; aklın delâletiyle kişilerde yerleşen ve selim tabiatça benimsenip, kabul edilen söz ve fiiller anlamında bir İslâm hukuku terimi (Ebû Sünne, el-Urfu ve'l-Âde, Kahire 1947, s. 8; el-Cürcânî, Ta'rifât, Dersaadet 1283, s. 99, Urf mad.) Çoğulu "a'râf" ve "uref"tir. Bir de örf; kanunlarla sınırlanmaksızın, durumun gerektirdiği hüküm ve icraat anlamına gelir (Âsım Efendi, Kamus Tercemesi, İstanbul 1305, III, 674 "urf" maddesi; el-Mu'cemul-Vesît, II, 601 "urf" maddesi). Arapça'da "ö" harfi bulunmadığı için okunuşu "urf" şeklindedir. Yeni İslâm hukukçularından bazılarının tarifi şöyledir: "Örf, herkesin bildiği ve genellikle kendisine uyageldiği söz ve fiillerdir" (el-Hallaf el-Masâdır, Kuveyt 1390/1970, s. 145); "Örf; İslâm toplumunun benimsediği, alışageldiği ve günlük yaşayışında uymak zorunda bulunduğu söz veya fiillerdir" (Zeydân, el-Vecîz, Bağdat 1387/1967, s. 215); "Örf, insanların çoğunluğunun benimseyip alışkanlık haline getirdiği işler veya işittiğinde hatıra başka anlam gelmeyecek derecede özel bir anlamda kullanmayı alışkanlık haline getirdikleri lafızdır" (Zekiyüddin Şa'ban, Usûlül-Fıkh, Terceme. İbrahim Kafi Dönmez, Ankara 1990, s. 175). Bunlardan birincisine "amelî örf" denir. Bazı bilginler buna "âdet" de demiştir. Meselâ, bir çok kimselerin sözlü ifade kullanmaksızın parayı verip bedeli olan ekmek, dergi, gazete vb. teslim alması (beyu't-teâtî) ve kira bedelini peşin ödemeyi herkesin âdet haline getirmesi buna örnek verilebilir. İkincisi "kavlî örf" adını alır. Meselâ, "veled" kelimesi erkek ve kız çocuğunu kapsadığı halde, bunu bir belde halkı yalnız "erkek çocuğu" anlamında kullanmayı âdet haline getirmişse, bu çeşit örf söz konusu olur.

Âdet sözcüğü, "avd" ve "avdet" kökünden bir isim olup, kök anlamı; ayrıldığı şeye yeniden dönmek, geri dönmektir. Âdet; alışılagelen, zaman zaman bir işi yapma ve işleme, bir işi yapıp bitirdikten sonra bir daha yapma anlamına gelir. Âdet, Allah'a izafe edilirse (âdetullah), Allah'ın sünnetini yani ilâhî kanunu ifade eder. Kadınların ay haline, belirli devrelerde tekrar tekrar vuku bulduğu için "âdet" denilmiştir (Mehmet Şener, İslâm Hukukunda Örf, İzmir 1987, s. 104, 105)

Örf ve âdet terimleri İslâm hukukunda eş anlamda kullanılır. Teâmül ve istimâl de aynı anlamdadır. Örf ve âdetin topluca şu şekilde tarif edilmesi mümkündür: Toplum hayatında yerleşmiş bulunan ve uzun süreden beri uygulanması sebebiyle hukuk bakımından bağlayıcı sayılan ve yazılı olmayan hukuk kurallarıdır (Zahit İmre, Medenî Hukuka Giriş, İstanbul 1976, s. 166).

Örf kelimesi üç harfli köküyle Kur'an-ı Kerim'de iki yerde geçer. "Örf ile emret..." (el-A 'râf, 7/ 199) ayetinde bu kelime İslâm'a uygun olan, aklın güzel bulduğu şey anlamındadır. Bu, aynı zamanda "ma'rüf"un karşılığıdır. Andolsun herbiri ardınca (urfen) gönderilen meleklere..." (el-Mürselât, 77/ 1) ayetinde ise örf; iyilik ve ihsan anlamını kapsadığı gibi, bu üstünlükleri yaymak için arka arkaya gönderilen meleklerin geliş tarzlarını da ifade eder (İbn Manzûr, Lisanül-Azab, IX, 239).

Örf kelimesi Kur'an ve Sünnette daha çok ism-i mef'ûl siygasıyla "marûf" şeklinde geçer. Marûf; aklın ve dinin güzel gördüğü şey, iyilik ve ihsan demektir. Kur'an'da 39 yerde bu şekilde geçmektedir (bk. M. Fuad Abdulbâki, el-Mu'cemul-Müfehres fi Elfâzıl-Kur'an'il-Kerim, Mısır 1378, urf (marûf) maddesi).

İslâm hukukunun dünyaya ve ahirete ilişkin bütün hükümleri dört kaynaktan elde edilir. Bunlar sırasıyla Kitap, Sünnet, İcma ve Kıyas'tır. Bunlara dört delil anlamında Edille-i Erbaa veya şer'î deliller anlamında Edille-i Şer'iyye denildiği gibi; Aslî deliller de denir. Bunların dışında bazı deliller daha vardır ki, aslî delillerin çözüm getirmediği problemlerde bunlara dayanılır. Bunlara Fer'î veya Tâlî yani İkinci Derecede Deliller denir. Şunlardır: Masâlih-i Mürsele, İstihsan, Örf-Âdet, Şer'u men kablenâ (bizden önceki şeriatler), Sahabe Kavli ve İstishab (bk. "Edille-i Şer'iyye * ", "Fer'î Hüküm * " ve "Fer'î Mesele * " maddeleri).

Buna göre örf İslâm'da bir delil ve bir hüküm kaynağıdır. Hz. Peygamber (s.a.s) Müslümanların güzel gördüğü şey Allah katında da güzeldir" (Ahmed b. Hanbel, I, 379) buyurmuştur. Mecelle'de; "Örfen marûf olan şey şart kılınmış gibidir" (Madde, 43).

"Örf ile tayin, nass ile tayin gibidir" (Madde, 45) maddeleri örfün insanlar arası muamelelerdeki önemini ve onun bir delil olduğunu ifade eder.

Örfün Sıhhat Yönünden Çeşitleri: Örfün şer'î bir delil sayılması için geçerli olması gerekir. Bu yüzden örf ikiye ayrılır: Sahih ve fasit.

1. Sahih Örf: Kitap ve sünnete uygun olarak veya bu kaynaklara aykırı olmaksızın meydana gelen örfler bu gruba girer. Meselâ, sanatkâra mal siparişi demek olan "İstisnâ akdi" yaygın örf sebebiyle çoğunluk İslâm hukukçuları tarafından caiz görülmüştür. Yine nişanlıların birbirine verdikleri hediyelerin mehir niteliğinde sayılmaması, evlilikte mehrin tamamının veya bir bölümünün peşin verilmesi veya sonraya bırakılması örf halini almışsa, eşler arasındaki mehir anlaşmazlıklarında buna göre fetva verilir (Hallâf a.g.e., s. 146; Zeydân, a.g.e., s. 216; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm İlmihali, İstanbul 1991, s. 36).

2. Fâsit Örf: Kesin bir ayet veya hadise aykırı düştüğü için geçerli sayılmayan örf türüdür. Yaygın içki ve faizcilik alışkanlığı, eğitim sırasında, düğün, nişan ve benzeri toplantılarda yabancı erkek ve kadınların tesettürsüz ("Tesettür" maddesi) birlikte bulunmaları ve eğlenmeleri buna örnek verilebilir (bk. İbn Âbidîn, Neşrul-Urf, Âsitâne 1325, II,116; Zeydân, a.g.e., s. 216). Fasit örf bir İslâm toplumunda bütün topluma yayılsa da geçerlilik kazanamaz ve meşrû olamaz. Her müminin bu gibi örflerden korunmaya ve çevresini korumaya çalışması gerekir.

İslâm hukukunun delil saydığı "sahih örf" toplumdaki oluşum şekline göre ikiye ayrılır. Genel ve özel örf.

1. Genel Örf: İslâm dünyasının her bölgesinde yaygın olan ve müslümanların her asırda yapageldikleri örfler olup, her yerde geçerli olan veya kime ait olduğu belli olmayıp, bir belde veya gruba da ait bulunmayan büyük toplulukların örfüdür. Bu örf, Ashab-ı kiramdan günümüze kadar devam eden -kıyasa aykırı bile olsa- İslâm hukukçularının kabul edip, ictihatlarında yer verdiği örftür (İbn Âbidîn, a.g.e, II, 124; Ali Haydar, Dürerul-Hükkâm Şerhu Mecelletil-Ahkâm, İstanbul 1330, I, 93, 94). Bu örfün başta gelen örneği "İstisnâ akdi"dir. İnsanların ilk devirlerden bu yana sanatkârlara sipariş üzerine eşya yaptırma alışkanlığı vardır. Mevcut olmayan şeyin satışı hadisle yasaklanmıştır (Ebû Dâvud, Büyü', 68; Tirmizî, Büyü', 19; Nesâî, Büyü', 60; İbn Mâce, Ticârât, 20; İbn Hanbel, III, 402). İstisnâ akdi bu konudaki genel kuralla çeliştiği halde, Sahabe döneminden bu yana insanların yaygın ihtiyacının bulunması ve bu yola baş vurması sonucunda genel örf oluşmuş ve bu nedenle de fakihlerin büyük çoğunluğu bunu caiz görmüşlerdir.

2. Özel Örf: Belirli bir ülke veya bölge halkının yahut belli bir çevrenin bir davranışı veya bir sözcüğün özel bir anlamda kullanılmasını âdet edinmesiyle "özel örf" söz konusu olur.

Irak yöresinde "ed-dâbbe (hayvan)" sözcüğünün "at" anlamında kullanılması, tüccar ve esnafın alacaklarını şahitle ispat yerine, tuttukları özel ticaret defterlerini ispat aracı olarak kabul etmeleri bu nitelikte örflerdendir.

Kitap ve Sünnette çözümü örfe bırakılan çeşitli meseleler yer almıştır.

Kur'an'da Örfe Bırakılan Bazı Konular:

1. Kadının nafakasını örfe göre karşılamak. İslâm'da evli olan kadının ve çocukların geçim masraflarını karşılamak kocaya aittir. Ayette şöyle buyurulur: "... Annelerin yiyecek ve giyeceğini örfe uygun (bil-ma'rûf) olarak sağlamak, çocuk kendisinin olan babaya aittir. Kimse, gücünün yeteceğinden fazlası ile yükümlü tutulmaz" (el-Bakara, 2/233). Bu ayette, babanın yükümlü tutulduğu nafakanın miktarı belirlenmemiştir. Başka bir ayette kocanın durumunun da dikkate alınması gerektiği şöyle belirtilir: "Varlıklı olan kimse nafakayı genişliğine göre versin. Rızkı kendisine daraltılmış bulunan da, Allah'ın kendisine verdiğinden versin" (et-Talâk, 65/7). Bu duruma göre, nafakanın miktarı anneye yetecek kadar olması, babanın mâlî örfüne uygun düşmesi gerekir (es-Serahsî, el-Mebsût, Beyrut 1398/1978, V, 181; Usûl, I, 237; el-Cassâs, Ahkâmül-Kur'an, İstanbul 1335-1338, I, 404; Hamdi Döndüren, Delilleriyle İslâm Hukuku, İstanbul 1983, s. 294 vd.).

Çocukların nafakası da örfe göre belirlenir. Ebû Süfyan'ın karısı Hind binti Utbe, Hz. Peygamber (s.a.s)'in huzuruna gelerek, Ebû Süfyan'ın kendisine ve çocuklarına yetecek kadar harcama yapmadığını, onun malından haberi olmaksızın alıp alamayacağını sordu. Hz. Peygamber şöyle buyurdu:

"Onun malından sana ve çocuklarına yetecek kadarını örfe göre olabilirsin" (Buhârî, Büyü', 95; Nesâî, Kudât, 31; İbn Mâce, Ticârât, 65; Dârimî, Nikâh, 54).

2. Süt anneye verilecek ücretin örfe göre belirlenmesi gerekir. Ayette şöyle buyurulur: "Çocuklarınızı süt ana tutup emzirtmek isterseniz, ücretini örfe göre verince size bir sorumluluk yoktur" (el-Bakara, 2/233).

3. Cinsel temastan sonra boşanma halinde daha önceden mehir belirlenmemişse kadına verilecek "muta"nın kocanın durumuna ve beldenin örfüne göre belirlenmesi gerekir. Ayette, mehir belirlemeden ve cinsel temastan önce boşanan kadına mut'a için şöyle buyurulur: "Onlara zengin olan gücüne; darda olan da haline göre örfe uygun biçimde bir şey versin" (el-Bakara, 2/236). Ebû Hanîfe'ye göre, mutanın en azı bir elbise, baş örtüsü ve bir yorgan olup, mehr-i mislin yarısından çok olamaz (es-Serahsî, el-Mebsût, V, 82, 83).

4. Velinin yoksul olunca yetimin malından örfe göre yiyebileceği. Ayette şöyle buyurulur: "Veli veya vasilerden zengin olan (yetimin malını yemekten) kaçınsın. Yoksul olan da, örfe göre bir şey yesin " (en-Nisâ, 4/6).

Sonuç olarak ayetlerdeki bu "marûf" teriminin yer, zaman ve toplumlara göre değişebilen ve halkın uyulmasını gerekli gördüğü kuralların başında gelen örf, adet ve teâmüller olduğu açıktır (Ebû Sünne, el-Urf, 49).

Sünnette Örfe Bırakılan Bazı Örnekler:

l. Müslümanların güzel görüp benimsediği şeyler İslâmda bir delil sayılmıştır. Hadiste şöyle buyurulur:

"Müslümanların güzel gördüğü şeyler, Allah katında da güzeldir" (Ahmed b. Hanbel, I, 379). es-Serahsî bu hadisi şu şekilde ortaya koyar: Zanaatkârlara siparişle (istisnâ) iş yaptırmak, kıyasa göre caiz değildir, çünkü bu, ortada olmayan bir şeyin satışı demektir. Bu ise yasaklanmıştır. Ancak Hz. Peygamber devrinden beri bu çeşit akitlerle ilgili olarak devam edegelen bir Teâmül vardır. Buna dayanarak kıyası bırakıyor istisnâ ve benzeri akitleri caiz görüyoruz. Bunun mesnedi örf delili olup, Hz. Peygamber'in; Müslümanların güzel gördüğü şeyler..." hadisi bunu ortaya koyar (es-Serahsî, a.g.e., XII,138, Usûl, II, 203).

2. Ebû Süfyânın karısı Hind'e, Hz. Peygamber (s.a.s)'in verdiği cevap, çocukların nafakasında örfün esas alındığını gösterir. "Örfe göre sana ve çocuklarına yetecek miktarı alabilirsin " ifadesiyle, nafaka miktarı Hind'in bulunduğu beldenin örfüne bırakılmıştır (Buhârî, Büyü', 95; Mezâlim, 18; Müslim, Akdiyye, 7; Ebû Dâvud, Büyû', 79).

İslâm, cahiliye devri âdetlerinden bir çoğunu bazı yeni düzenlemelere tabi tutarak muhafaza etmiştir. Alım-satım, rehin, kira, selem, kasâme, evlilik, eşler arasında denklik, mirasçılık ve evlendirme velâyetinin asabe esasına bina edilmesi gibi konu veya hükümlerde durum böyledir. İslâm bu âdetlerden kötü ve zararlı olanlarını kaldırmıştır. Faiz, kumar, kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesi gibi konular bunlar arasındadır.

Örfün Değişmesiyle Hükümlerin Değişmesi:

Örf deliline dayanarak yapılan ictihadların örfün değişmesiyle dayanaktan yoksun kalacağı açıktır. İbn Âbidîn bu konuda şöyle der: "Fıkhî meseleler ya açık bir nass'a (ayet-hadis) dayanır, ya da re'y ve ictihad ile sabit olurlar. Bu bölüme giren fıkhî meselelerin çoğunu müctehid, kendi çağının örfüne dayandırmıştır. Eğer müctehid, bugünkü örfün hâkim olduğu devirde bulunsaydı, öncekine uymayan yeni bir görüşe sahip olurdu. Bu yüzden bilginler, insanların adetlerini bilmeyi ictihadın şartları arasında saymışlardır. Zamanın değişmesiyle bir çok hükümler de değişmektedir. Eğer bu hükümler, ilk şekilleri gibi kalacak olurlarsa, hem halka güçlük ve zarar verirler; hem de kolaylık sağlama ve dünya nizamının en güzel şekilde devam etmesi için zarar ve fesadı önleme esasına dayanan şeriat kurallarına aykırı düşerler. Bu yüzden mezhep bilginleri, müctehidin kendi devrine göre açıkladığı bir takım hükümlere muhalefet etmişlerdir. Çünkü onlar biliyorlardı ki, müctehid bunların çağında olsaydı, mezhebinin kurallarına uyarak, kendileri gibi düşünürdü" (İbn Âbidîn, Risatelül-Urf II, 126).

Sonraki müctehidlerin, bu esastan hareket ederek eski örfe dayanan bir çok meselelerde yeni örf sebebiyle öncekilere muhalefet ettikleri görülür. Örnekler:

1. Taat sayılan amel karşılığında ücret alınması. Hanefilere göre imamlık, müezzinlik, Kur'an-ı Kerim öğreticiliği gibi iş ve meslekler karşılığında ücret alınmaz. Çünkü bunlar taat kabilindendir. Diğer taat ve ibadetlerde olduğu gibi bunlar için de ücret alınamaz. Bu hüküm müctehid imamların devrine uygundu. Çünkü o dönemde imamlık, müezzinlik ya da Kur'an öğreticiliği yapanlara ihtiyaç içinde iseler, beytülmal'den tahsisat verilir ve onlar başkasına muhtaç olmazlardı. Sonraki müctehidler zamanında beytülmal'den bunlara ayrılan tahsisat kesildi. Eğer bunlar ücret almazlarsa bu işleri yapan kalmaz oldu. Bunlar başka işle uğraşarak geçimlerini sağlayınca da dinî hizmet ve öğretim ihmale uğradı. Bu yüzden sonraki Hanefî müctehidleri önceki şartların değiştiğini dikkate alarak dinî hizmetlerde çalışanların imamlık, müezzinlik ve Kur'an öğreticiliği gibi meslekleri yapanların bunu ücret ve maaş karşılığı olarak yapabileceklerine fetva verdiler. Şâfiiler ise işin başından itibaren bu hizmetleri yapmanın bir icâre (iş) akdi konusu olduğunu ve ücret almanın meşrû bulunduğunu söylediler (Zekiyüddin Şa'ban, a.g.e., s. 179; Muhammed Ebû Zehra, Usulül-Fıkh, s. 276).

2. Emanet; kasıt, kusur veya ihmal olmadıkça tazmin edilmez. Ancak zamanla güven azalmış, kötülükler artmış, emin bilinen kimseler hıyânet etmeye başlayınca, ortak olarak çalışan kimsenin, elinde iken telef ettiği şeyi tazmin etmesi esası getirilmiştir. Burada amaç, işçinin hıyanet etmesini önlemektir.

3. Vakıf arazi ile yetimlere ait malların kiraya verilmesi bir süre ile sınırlandırılmıştır. Çünkü çok uzun süreli kira akdi yapıldığı takdirde, bu vakıf ve yetim mallarını kendi mülkü gibi benimseme ve hak sahiplerine bunlardan mahrum etme sonucu ortaya çıkmaya başlamıştır. Bu yüzden dükkan ve evler için bir yıl, tarla ve bahçeler için üç yıllık süre sınırlaması getirilmiştir. Bu süreler sona erince yeniden kira sözleşmesi yapılır. Bu kural, yeni kira bedeline göre düzenleme yapma imkânını da verir. Diğer yandan Hanefilerin çoğunluk görüşüne göre, beytülmal, vakıf veya yetime ait menkullerin satışı veya kirası rayiç bedelle olur. Eğer satış bedeli veya kira, gabn-ı fahiş derecesinde düşük olursa, akit batıl olur. Satın alana veya kiracıya ya rayiç bedel üzerinden muamele yapması, ya da malı geri vermesi istenir. Menkullerde fahiş gabin miktarı % 5 ve daha fazla, gayri menkullerde ise % 20 ve daha fazla olan miktardır.

4. Ebû Hanîfe've göre, şâhitlik için, şahitlerin tezkiyesine gerek yoktur. Çünkü Hz. Peygamber "Müslümanlar, birbirine göre doğru (udül) kimselerdir" (İbn Kayyim, İ'lâmül-Muvakkıîn, Delhi Tab'ı, I, 30) buyurmuştur. Bu uygulama Ebû Hanife devrine uygundu. Ancak zaman geçip yalancılık yayılınca, şahitlerin tezkiyesine ihtiyaç duyuldu. Bu yüzden kaza işlerinde Ebû Yusuf ve İmam Muhammed şahitlerin tezkiyesinin şart olduğuna fetva verdiler (M. Ebû Zehrâ, a.g.e., s. 266).

Hamdi DÖNDÜREN

Kaynak: https://sorularlaislamiyet.com/kaynak/orf

Kaçırmayın

Örf âdet olarak
gelenekler ve din

Dr. M. Selim Arık
Bursa Merkez Vaizi


Din, fıtrî (yaratılışa uygun) olup insanlık tarihi ile başlar. Din, tarihin bütün devirlerinde ve bütün toplumlarda daima mevcut olmuş, milletlerin örf ve âdetlerinin oluşmasında önemli rol almıştır. Millet ve din kelimeleri arasındaki mana bütünlüğü de dikkat çekicidir. Nitekim “Millet-i İbrahim” terimi “Din-i İbrahim” anlamında kullanılmaktadır. Ünlü Türk filozofu Fârâbî (339/950) milleti; “Bir topluluğun baş yöneticisinin koyduğu şartlarla mukayyet görüş ve davranışlar” şeklinde tanımlar. Din ise, “Allah tarafından konulmuş, akıl sahiplerini kendi arzuları ile bizzat hayırlara sevk eden ilahî bir nizam” olarak tarif edilir. fiu hâlde “din” ve “millet” terimleri birbirinden ayrılmayan ve toplumun yapısını yansıtan kültürel ifadelerdir. Kur’an-ı Kerim’de önceki dinlere de “İslam” denildiği görülmektedir. (Bkz. Âl-i İmran, 19.) İslam, tüm dinlerin ortak ismidir. Hz. Peygamber’in tebliğ ettiği İslam dininin kendine özgü hükümleri varsa da, önceki peygamberlere emredilen birçok husus aynen devam etmektedir. Mesela adam öldürmek, zina etmek ve hırsızlık yapmak tüm dinlerde yasak kılınmıştır. Erkeklerin sünnet olması ise, Hz. İbrahim’den intikal eden fıtrî bir gelenektir. (Bkz. Buhari, Enbiya, 8.) Günümüzde Yahudilerde bu gelenek hâlâ devam etmektedir. Hak dinler; kişinin canını, malını, aklını, dinini ve neslini korumayı hedeflemiştir.

Gelenekler: Örf ve âdet

Türkçe’deki gelenek sözcüğü, bazen “örf ve âdet”, bazen de “töre” şeklinde ifade edilmektedir. Örf ise, “İyi olan, yadırganmayan, bilinen, peş peşe gelen” anlamına gelmektedir. (Râgıb el-İsfahânî, el-Müfredât, s. 334.) Sevinç günlerini hatırlatan “bayram” kelimesinin Arapça karşılığı “iyd” dır. Iyd de, “her yıl yeni bir sevinçle dönen gün” anlamını ifade eder. Böylece bayramların her yıl tekrarlanan ve milletin örf ve âdetine uygun olan gelenekleri hatırlatmaktadır. Buna göre örf kelimesi, kamu vicdanının hayırlı ve yararlı görüp âdet hâline getirdiği her türlü dinî ve millî konulardaki iyilik ve güzellikleri içermektedir. Abdullah b. Mesud (r.a.)’un, “Müslümanların iyi gördüğü Allah katında da iyidir. Onların kötü gördüğü Allah katında da kötüdür.” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 379.) rivayeti, toplumda kabul gören güzel âdetlerin Kur’an ve Sünnet çerçevesinde olmasına işaret eder. Çünkü Kur’an ve Sünnetin hoş görmediğini, Müslümanlar da tasvip etmez. fiu hâlde örf ve âdetler, toplum tarafından bilinen, kabul edilen, hoş karşılanan, dine göre de meşrû ve makbul olan davranışlardır. Kur’an’da geleneklerin akıl ve vahiy süzgecinden geçirilmesi, vahye aykırı olmayan, akla ve insan yaratılışına uygun bulunan örf ve âdetlerin kabul edilmesi emredilmektedir. (Bkz. Bakara,170.)

Cahiliye taassubu

Cahiliye dönemi, Araplar’ın İslam’dan önceki inanç, tutum ve davranışlarını ifade etmektedir. İslamiyet tevhid inancını getirerek putperestliğe karşı kesin tavır almış, bu inancın eseri olan ve insan şerefine yakışmayan bütün kötü âdetleri ortadan kaldırmıştır. Zira cehâlet, ilmin zıddı olarak “bilgisizlik” anlamına gelmektedir. Kur’an’da bu husus “Hani inkâr edenler kalplerine taassubu, cahiliye taassubunu yerleştirmişlerdi. Allah ise, Peygamberine ve inananlara huzur ve güvenini indirmiş ve onların takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) sözünü tutmalarını sağlamıştı.” (Feth, 26.) şeklinde belirtmektedir. Görüldüğü gibi bu ayette, cahiliye çağının taassup ve barbarlığına, kin, nefret ve şiddetine işaret edilmektedir. Bundan dolayı Arapların İslam döneminden önceki hayatlarına “cahiliye devri” denilmiştir. Bu aynı zamanda Araplar’ın çevrelerinde yaşayan insanlara göre medeniyet bakımından geri kalmaları, puta tapmaları, kötülük yapmalarını önleyen bir din, bir peygamber ve semavi kitaba sahip olmamalarıdır. İslamiyet ise, aydınlanma ve bilgi devridir ve bu anlamda cahiliye çağının karşıtıdır.

Taassup olarak yerleşen gelenekler

Hz. Peygamber zamanında Hz. İbrahim’in getirmiş olduğu dine inanan birtakım kimselerin mevcut olduğu bilinmektedir. Bunlar, putlara tapmıyorlar, kurban keserek ya da başka bir şekilde onlara tazimde bulunmuyorlardı. Bu inançtaki kimseler zina ve fuhşa yönelmiyor, içki içmiyor, yağma-soygun, hırsızlık, cinayet vs. gibi dönemin yaygın kötülüklerine bulaşmıyor, kız çocuklarını diri diri toprağa gömenlere engel olmaya çalışıyorlardı. Bunlar arasında Hz. Ebu Bekir ilk sıralarda yer almaktaydı. Cafer b. Ebî Talib, Habeşistan Kralı Necaşi’ye vardığı zaman Arapların bazı cahiliye geleneklerini şöyle anlatmıştır: “Ey Hükümdar! Biz cahiliye taassubuna sahip bir kavimdik. Putlara tapar, ölü hayvan eti yer, fuhuş yapardık. Akrabalık bağlarına riayet etmez, komşularımıza kötülük eder, güçlü olanımız zayıfları ezerdi.” (İbn Hişam, es-Sire, I, 335.) Bu gelenekler yalnız Arabistan’da değil, her dönemde taassup olarak yerleşmiş kötü âdetleri ifade etmektedir. İslam, cahiliye dönemindeki evlat edinme, iki kız kardeşi bir nikâhta tutma, kardeşlik sözleşmesi, sırf vasiyete dayalı miras paylaştırma usulleri gibi gelenekleri de kaldırmıştır. (Nisa, 11-14.) Arapların Kâbe ile ilişkileri, ibâdetleri de cahiliye taassubuna dayanmaktaydı. Zira onlar, Kâbe’nin içine koydukları putlara tapıyorlardı. Arap geleneğinde de Kâbe’nin bakım ve yönetim sorumlusu (velîsi) olmak büyük bir mazhariyet ve şerefti. Müşrikler, Kâbe’de geleneklerine göre ibâdet ederken ıslık çalıp el çırparak Beytullah’ın çevresinde dolaşıyorlar ve Kureyşîler’in imtiyaz alâmeti olarak Kâbe’yi çıplak tavaf ediyorlardı. (İbn Kesîr, III, 593-594.) Yine cahiliye dönemindeki bir geleneğe göre Araplar ihramlı iken veya daha başka bazı dinî gerekçelerle evlerine girmezler; mutlaka girmeleri gerektiğinde de -kapıyı kullanmanın doğru olmadığına inandıkları için- evlerin arkasındaki bir pencereden veya açtıkları bir delikten girerlerdi. Çünkü bunun iyi ve erdemli bir davranış olduğuna inanırlardı. Kur’an-ı Kerim, “İyilik, evlere arkalarından girmeniz değildir. Ama iyi davranış takva sahibi insanın davranışıdır. Evlere kapılarından girin. Allah’a saygılı olun ki kurtuluşa eresiniz.” (Bakara, 189.) ayeti ile bu davranışın anlamsız bir meşakkat olduğunu anlatmıştır. Ayrıca bu davranış evdekileri rahatsız edeceği için edebe de aykırıdır. Asıl iyi ve erdemli olan davranış, anlamsız geleneklerin tekrarı değil, insanın her işini takvâya göre yapması, yani tutum ve davranışlarını Allah’a ve O’nun buyruklarına saygı bilinci içinde yerine getirmesidir mesajı verilmektedir.

Özenti ve taklid

İslami ahlaka uymayan gelenekleri şuursuz özenti içinde taklid etmek dinen hoş karşılanmamıştır. Nitekim bu konuda hadiste şöyle haber verilmektedir: "Kim bir (yabancı) millete (dinî ve ahlaki yönden) benzemeye çalışırsa (kendi benliğini ve İslam’ın izzetini düşünmeden, onlar gibi olmaya ve yapmaya kendisini zorlasa), artık o kişi onlardan sayılır." (Ebû Davûd, Libâs, 5.) Bu hadisteki sakındırma Müslümanların şahsiyetlerini ve ahlaklarını korumaya yöneliktir. Yoksa faydalı işlerde gayrimüslimlerin yaptığını yapmama anlamında değildir.

Cahiliye devrindeki kadınların vücutlarına iğne ile yaptırdığı “döğme” âdetini Peygamberimiz yasaklamıştır. (Bkz. Buhari, Libâs, 84.) Nitekim Hıristiyanların Kudüs hacılarının da kollarına döğme yaptırdıkları nakledilmektedir. (Kâmil Miras, Tecrid-i Sarih Tercemesi, VI, 381.) Oysa insanın vücudunu süs ve gösteriş olarak dağlaması haramdır. İslam dini, fıtrata önem veren bir din olduğundan “ahsen-i takvim” üzere yaratılan insanın fıtrat-ı asliyesini değiştiren bu dövme âdetinden insanları uzaklaştırmaya çalışmıştır. Nitekim bir başka hadiste, “Güzellik için döğme yaptıran ve Allah’ın yarattığı güzelliği değiştirmeye kalkan kadınları Allah rahmetinden uzaklaştırsın” (Tirmizi, Edeb, 33.) buyrulmaktadır. Hadiste yalnız kadınların zikredilmesi ise, bu kötü âdetin Arabistan’da bilhassa kadınlar arasında cereyan etmesinden dolayıdır. Bu konudaki yasak hem erkek hem de kadınlar için geçerlidir. Günümüzde de çeşitli ülkelerde yapılan bu döğme geleneği, özellikle gençlerimiz arasında da âdet hâline getirilmeye çalışıldığı görülmektedir.

Peygamberimiz Medine’ye hicret ettikten sonra, buradaki Müslüman ahalinin İran’dan gelenek olarak intikal eden “nevruz” ve “mihrican” bayramlarını kutlamaya devam ettiklerini görmüştür. Bunun üzerine, “Allah sizin için o iki günü daha hayırlı iki günle, kurban ve ramazan bayramıyla değiştirmiştir.” (Ahmed b. Hanbel, III, 103.) buyurmuşlardır. Demek ki Peygamberimiz o dönem itibariyle Müslüman olmayan, ateşperest olan bir toplumun geleneklerinin bayram olarak kutlanmasını hoş karşılamamıştır. İslam dininde gelenek olarak kutlanan bu bayramlar, kurban kesimi ve sıla-ı rahim ziyaretleriyle aynı zamanda ibadet hâline dönüşmüş olmaktadır.

Sonuç

İslam dininin son elçisi Hz. Peygamber’in nübüvveti, Mekke ve Medine dönemi olarak ikiye ayrılmaktadır. Bu dönemlerin İslam kültür ve geleneği açısından önemli bir yeri vardır. Zira Mekke dönemi, inanç, ahlak, sosyal ve kültürel değerleriyle, ayrı dünyaların insanı olan cahiliye Araplarının, inanç ve değerler yönünden yeniden ele almakla geçmiştir. Medine dönemi ise, Mekke döneminde yetişen yeni insan tipinin, inanç ve düşünce sisteminin pratik hayata geçtiği dönemdir. Bunların muhtevası ise, daha çok muamelât olarak bilinen, hukuk, iktisat gibi konularla birlikte namaz, oruç, zekât gibi ibadetle ilgili konuları teşkil ediyordu. Nitekim Hz. Âdem (a.s.) ile başlayan ve zaman zaman fetret dönemleri geçiren tevhid inancı, en son ve kamil hâliyle yeniden şekillenmiştir. Bu yeni din, geçmişe ait her türlü yanlış ve batıl düşünceleri geride bırakarak kendi kültürünü de oluşturmuştur. Bu kültürün odak noktasını hiç şüphesiz “tevhid” düşüncesi teşkil etmektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber, tevhid düşüncesine ve İbrahimî geleneğe aykırı bulunmayan âdetleri kabul ederken, insanlığın fıtratına ve tevhide ters düşen âdetleri tamamen kaldırmaya yönelik çaba içinde olmuştur. Bu düşünceler çerçevesinde İslam kültür ve geleneğinin temelini teşkil eden İslami ilimler, birer disiplin hâline gelmiş, özellikle “hadis, fıkıh ve kelâm ilmi” Müslümanlara bu konuda en temel referans olmuştur. Toplumun yazılı ve uygulamalı kültüründe var olan iyi âdetler devam ettirilip, kötü gelenekler terk edilmelidir. Müslüman toplumunun kültür mirasının başında ise ibadetler, aile değerlerine bağlılık, insan haklarına saygı, içki, uyuşturucu ve fuhuştan uzaklaşma gelmektedir. O hâlde bizlere miras olarak intikal eden bu güzel geleneklerimizi, samimi niyet ile ibadet hâline çevirmeli, ibadetlerimizi (şuursuz yaparak) âdet hâline getirmemeliyiz. Mesela gelenek olarak kutlanan mevlid, düğün ve sünnet merasimleri dinin ruhuna uygun olarak icra edildiğinde, bu gelenekler aynı zamanda bir ibadet hükmüne geçmektedir. Böylece toplumun kültürü ve geleneği hakiki milletine/dinine dayanırsa, o âdet ve gelenekler ibadet hâline dönüşebilmektedir. fiu hâlde toplumdaki var olan örf, âdet ve geleneklerin, milletimizin öz benliğine uygun olup olmadığına iyi bakılmalıdır.

Kaynak: https://dergi.diyanet.gov.tr/makaledetay.php?ID=3554

Örf ve Âdetler ile İlgili Hadisler

Örf ve adetler ile ilgili hadisi şerifler...

“Kim İslâm’da güzel bir işe öncülük eder ve kendisinden sonra bununla amel edilirse kendisinden sonra o işi yapanlar gibi sevap alır. Üstelik onların sevaplarından da bir şey eksilmez. Kim de İslâm’da kötü bir davranışa ön ayak olur ve kendisinden sonra bununla amel edilirse, kendisinden sonra onu yapanlar gibi günah alır. Onların günahlarından da bir şey eksilmez.” (Müslim, İlim, 15)

“Câbir b. Abdullah’ın yanına vardım ve şöyle dedim: ‘Bana Allah Resûlü’nün (s.a.v.) Veda Haccı’ndan haber ver.’ ... O da Resûlullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu söyledi: ‘... (Ey insanlar) şunu iyi bilin ki câhiliye zihniyetinden kaynaklanan her şey ayaklarımın altındadır...’” (Müslim, Hac, 147)

“Sene içerisinde câhiliye halkının eğlence düzenlediği iki gün vardı. Peygamber (s.a.v.) Medine’ye geldiğinde, ‘Sizin de eğleneceğiniz iki gününüz oldu. Allah, câhiliyedeki o günleri sizin için daha hayırlı iki günle değiştirdi. Bunlar Ramazan ve Kurban Bayramı günleridir.’ buyurdu.” (Nesâî, Îdeyn, 1)

“Ümmetimde câhiliye âdetlerinden kalma dört şey vardır ki bunları (kolaylıkla) terk edemezler. Bunlar; asaleti ile öğünme, nesepleri kötüleme, yıldızlarla yağmur isteme ve bağıra çağıra ölülere yas tutmadır.” (Müslim, Cenâiz, 29)

“(Ölenin ardından) yas tutarak elleriyle yanaklarını döven, yakalarını yırtan ve câhiliye âdeti olarak bağırıp feryat eden kimse bizden değildir.” (Buhârî, Cenâiz, 3)

Kaynak: https://www.islamveihsan.com/orf-ve-adetler-ile-ilgili-hadisler.html